Ehlibeyt (a.s) haber Ajansı ABNA- Ruhu şad olsun İmam’ın, Kudüs yolu kutlu olsun.
Ne var ki, içinde bulunduğumuz şeraite bakıldığında İmam’ın bu çağrısının işlevsizleşmesi adına ABD ve Nato imzalı planların devrede olduğu görülmektedir. AKP iktidarıyla ülkemizde psikolojik üstünlük yaşamaya başlayan bir takım İslamcı çevreler, bizatihi bu güçlerin (ABD) yörüngesinde, İslam ve Müslümanların çıkarından ziyade ABD ve müttefiklerinin çıkarı doğrultusunda hareket ederek ve adına “Ilımlı İslam” denilen bir renge bürünmüş bulunmaktadırlar. Malum, Ilımlı İslam, ABD önderliğindeki mevcut dünya düzeniyle işi olmayan anlayışın bölgesel adı… En büyük ödevleri ise, ister bilerek yapsınlar, ister bilmeyerek; İsrail’e yaşam hakkı doğuran politikalara öncülük etmeleri.
Daha önce politikalarını eleştirdikleri ve ABD’nin İslam dünyası içerisinde en büyük sosyal projesi olarak görülen “Fetullahçılık” ın türevleri sahnede bugün. Aradaki ton farkı ise bunların eksik bıraktığı alanlardaki boşluğu doldurmak…
Hükümete endeksli sivil toplum örgütleri, sendikalar, yazılı ve sözlü medyada görevlendirilmiş İslamcı kesimlerin çok büyük bir bölümü şu anda “kendilerinin olmayan” politikaların uygulayıcıları…
BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) denilen projede asıl amaç şu: “İran’ın bölgedeki belirleyiciliğinin azaltılması için karşısına “İslami rengi ağır basan” bir güç çıkarılacak. Çünkü İran, bölgede bağımsız ve anti İsrail-ABD politikası güden tek ve önemli bir güç ve bu güç G. Amerika’yla beraber taa Afrika’ya kadar kendine nüfuz alanı açmış. Bir sosyoloji geliştirmiş durumda. Güç kullanılışlarla durdurulmaya çalışılması, hem masraflı hem de büyük riskler taşımakta. ”
“Mezhep ayrımcılığının” temel politika olarak alınacağı bu projede İsrail’i rahatlatmak ve onun bölgedeki varlığının içselleştirilmesini sağlamakta en önemli öncelik... Öyle ki; Dünya Yahudileri ABD Başkanlık seçimlerinde bunu “temel arzu” olarak ele alıp ona göre destek sunuyorlar. Bölgedeki değişim ve dönüşümleri de ele alırken İsrail en fazla gündemi işgal eden konumda.
İran’ı, Hizbullah’ı Müslümanların eliyle bertaraf edebilmek...
İran’da yapılan İslam İnkılabı, daha ilk gününden itibaren İsrail’le ilişkilerini keseceğini ve Şah Rıza Pehlevi ile bu ülke arasında varılan tüm anlaşmaların tek taraflı iptal edildiğini duyurmuştu. 1967 savaşında tüm Ortadoğu halklarının onuruyla oynayan İsrail açısından beklenmedik bu özgüven, daha sonraki yıllarda da hep aleyhine gelişmelerle varlığını sürdürdü. 1980’li yıllarda Lübnan’da “Hizbullah” adlı bir örgüt yine İran eliyle kurulmuş ve kısa süre içerinde bir sosyal projeye dönüşerek İsrail’in burnunun dibinde ona karşı diklenerek İmam Humeyni’nin “İsrail kanser tümörüdür; sökülüp atılması gerekir” buyruğunu tekrarlıyordu.
Aynı anda birçok devletle savaşan ve adına “altı gün savaşı” denilen savaşta onları püskürten İsrail, kendi toplumunu teskin etme amaçlı önceleri bu beyanları alaycı dillerle cevaplasa da, sonrasında Hizbullah’ın, ABD ve İsrail hedeflerine yönelik sarsıcı eylemlerinde işin ciddiyetini anlamış oldu. İran ve Hizbullah yöneticilerinin kararlılığı, bölgede birçok devletin ötesine geçen bir silahlı güç ve kararlı bir halk topluluğu doğmasına sebep oldu. En önemlisi, Dünya Müslümanları içerisinde Kudüs bilinci geliştirildi. Öyle ki; Hizbullah, dostunun da düşmanının da göz ardı edemeyeceği bir realite olduysa eğer ve bugün 100’ün üzerinde ve adı “Suriye’nin Dostları(!)” olarak telaffuz edilen devletler Şam’a çullanmışsa; amaç, kontrolleri dışındaki bu büyümeyi durdurmak, parçalamak ve yok etmektir.
İran’ın, İsrail’in gasp ettiği toprakları iade etmesi gerektiği ve Aziz Kudüs’te Müslümanların özgürce namaz kılacağı güne dair söylemlerinin her geçen gün eyleme dönüşmesinin bir somut örneği de Filistin’de yaşanmaya başlandı. El Fetih gibi batının yörüngesinde hareket eden örgütlerle Filistin topraklarının tekrar kazanılmayacağını savunan İnkılap önderliği, bunun İslami bir bakış açısıyla ele alınması gerektiğini belirtiyordu. Hakeza, Kudüs Müslümanların ortak değeriydi ve bu mesele sadece Araplara bırakılmamalıydı. Hele bu Araplar içerisinde sol ideolojiyi benimseyenler ise asla bu işi başaramayacaklardı, çünkü Müslüman halkları harekete geçirecek argümanlardan yoksundular.
Hamas’ın kurulma, geliştirme ve yaşatılma serüveni burada başlatıldı. O zamana değin var olan ancak varlık gösteremeyen İslamcı direniş gurupları İran ve Hizbullah’ın ciddi ve süreklilik taşıyan destekleriyle dünyaya seslerini duyurdular. Bizzat Arap krallar tarafından büyük tahammülsüzlükle karşılaşan bu kadroların önemli kısmı, İsrail’le işbirliği yapan yine bu krallar tarafında ortadan kaldırıldı. “Suikastlar dönemi” denen bu dönemde şehid edilen direniş önderlerinin çok önemli kısmı İsrail eliyle şehid edilse bile istihbarat, Arap krallarının eliyle sağlandı. Türkiye de dâhil, Filistin davasına İslamcı perspektiften bakan her Filistinlinin cüzzamlı muamele gördüğü dönemlerde İran’da Kudüs adına milyonluk “Filistin’le Dayanışma Gösterileri” tertip ediliyordu. Milyonlarca dolarlık yardım kampanyaları düzenleniyor, İsrail’in kan revan bıraktığı her saldırı sonrasında halk saldırıyı kendine yapılmış kabul edip dayanışmasını sergiliyordu. Bir bakıma İran’ın bugün dünya istikbarıyla kavgasının bel kemiğidir Filistin.
Bugün… Kudüs konuşul(m)uyorsa.
İmam Humeyni’nin Ramazan’ın son Cuması olarak ilan ettiği “Kudüs Günü” sadece kâğıt üzerinde kalmış bir beyan olmaktan ziyade takriben 30 yıldır pratik sonuçlar doğurmuş bir çağrı hükmündedir. Bunun İsrail açısından doğuracağı olumsuzluğu iyi tahlil eden İsrail ve dostlarının geliştirdiği hamle neticesinde maalesef Kudüs davası İslam dünyasının gündeminden düşürülmek istenmektedir. AKP Hükümeti’nin ABD politikası doğrultusunda Hamas’ı, Hizbullah ve İran yörüngesinden çıkarıp Katar ve dolayısıyla ABD yörüngesine oturtması, Kudüs davasını belki unutturmayacak ama onca emek ve kanın masada heder edilme riskini doğuracaktır. Suriye üzerine salınan Vahhabi ve Selefi örgütler, Şii düşmanlığıyla donatılarak İran’ın Kudüs üzerindeki ağırlığının bertaraf edilmesi, enerjisi ve stratejisinin akamete uğratılması projesidir.
Tarihimiz, günümüzün aynasıdır.
İslam tarihi, içinde oldukça yoğun kırılmaların, ihanetlerin, gerçeklerin ters-yüz edildiği bir tarihtir. Bu tarihin labirentlerinde gezildiğinde günümüzü daha iyi anlayacak olgunluğa pekâlâ ulaşabiliriz. Belki de merhum İmam Humeyni’nin Kudüs Günü’nü Ramazanının son Cuma günü olarak ilan edişi bu gerekçeyle ilintili olabilir.
Ben bir tanesine işaret etmiş olayım: Ramazanın son on günü, aynı zamanda muhtemel kadir gecesinin de arandığı gecedir. Kur’an’ın indirildiği bu gece en aziz gecedir. Tarihin en büyük teröristi İbn-i Mülcem ve onun düşünce alt yapısının oluşumunu sağlayan Ali(as) düşmanları, O’nu şehid etme kararını alırken özellikle bu son on günü niye seçtiler biliyor musunuz? Allah’tan sevabı daha çok almak için…
Ali(as)’yi öldürerek sevap almak, bu sevabı artırmak için kadir gecesini beklemek…
Yaptılar bunu, yapabildiler… Kur’an’ın indiği gece, Kur’an-ı Natık olan Ali(as)’yi, Kur’an adına şehid ettiler.
Kufe’de, mihrapta şehid olan Ali(as)nin haberi Şam’a ulaştığında halk şaşkındı.
“Ne işi varmış ki orada, niye Ali Müslüman mıydı ki, camide vurmuşlar?” diyorlardı.
Bir halkın değişen bu algısındaki faciayı varın siz tasavvur edin artık. Dezenformasyon, Ali(as)’yi bile dinden çıkarıyormuş demek ki.
Aynı şeydir… Toz bulutları içerisinde Kudüs yolunun işaret levhalarını değiştirmek istiyorlar. Akıtılan onca kanı, çekilen onca cefayı heder etmek istiyorlar.
Tarihimizi çok iyi biliyorlar.
MUHAMMED AK